12 Ağustos 2009 Çarşamba

ÖZGÜRLÜK AŞKTAN BÜYÜKTÜR


Bu kudretli sözü Nihat Genç’ten duydum.
Vuruldum...
Nihat ağbi nasıl içten, nasıl enerjik, nasıl tutkulu...Dönüp dönüp yazılarını okuyorum...Kıskançlık ve utanç içinde izliyorum. Gülümsüyorum...
Bir çağlayan gibi gürül gürül, pırıl pırıl, dupduru akıyor...Ona neden ket vurulup lekelenemeyeceğini şimdi şimdi çözüyorum.
Bir çağlayanın sırrı nedir? Coşkun özgürlüğüdür. Kelimelerinin gücünü yaşamın pınarından; Allah’tan alırsan ve onlar bembeyaz köpükler gibi saçılırsa sen o kelimeleri tutabilir misin?
Tarihten, aşktan, şiirden, insanlık ülküsünden, dinden, inanıştan, doğrudan, güzelden ve özgürlükten bahsediyor.
Yitik bir coğrafyanın kayıp haritasını tarif ediyor. İnançla ve tutkuyla...
“Bizi bu toprak delirtti...Duygu yanmaları olur bende...Bu deliliği bulaştırmak istiyorum. Türkiye’ye bulaştırmak istiyorum. Kaya tohumlamaz. Ölecek insan tohumlar...
Sevda mı dersiniz, aşk mı dersiniz, ben giderim yane yane mi dersiniz..Bilemem ama biz bu deliliği çoğaltacağız.
Herkesin içinden tutuştuğu bir alevdir isteğimiz.”
Gönülyazan Nihat...Tutuş. Tutuştur...
Gözyaşı döken insanlara deli muamelesi yapılan bu ülkede sen ağlamanın ne denli saygı uyandıracak bir insanlık titremesi olduğunu öğrettin.
Ülken için, kendin için ağlamak bu ülkenin güneşidir.
Toros’lardaki ağıtlara bakıyoruz...”Türkiye’nin gerçek elması o ağıtlardır.” diyor Nihat Genç, “Bu topraklardan kaçırılamayacak tek hazine budur. Yunus, Mevlana, Pir Sultan böyle konuştu...Böyle ağladı.”
Modernite bizi psikaytri ve medya ile kıskaca aldı.
Güçlü güçsüz, hasta sağlıklı, iyi ve güzel, onların dayattığı kalıplarla anlam buldu.
“Ağlıyor musun? O zaman sen delisin.”
Neden ağlıyorsun?
Türkiye için...
Sen kesin delisin.
Cilalı duvar çağındayız. Zengin ve kudretlileri; yoksul, deli ve çaresizlerden ayıran cilalı duvarlar çağı...
Şayet zenginsen duvar örersin. Fiyakalı olsun diye de cilalarsın...Medyan varya...
Beton duvar örersin, çelik ve jiletli teller gerersin, mayın tarlaların vardır, silahlı güçlerinin tuttuğu sınırların vardır ve daha önemlisi o sert ve aşılamaz duvarları adeta bir tül gibi şeffaflaştıran flu bir medyan vardır.
Yoksulun ekmeği umut diyerek bu duvarlara çekinerek mi bakacağız?
O duvarların ikiyüzlü, çıkarcı, kahpe, kişiliksiz ve tamahkar bekçilerinden mi korkacağız?
Onların duvarları, sopaları ve elbette kendilerinden bile gizledikleri koca koca korkuları var.
Yoksulların elinde o duvarın dışı ve ağaçlar var.
Duvarın dışı daima daha büyüktür. Ağaç ise size korur. Korkmazsınız bir ağacınız varsa...Güven verir.
Allah insana ne verdi? Özgürlüğü...
Bizler, bu çöküş günlerinde aşka değil özgürlüğe sarılacağız.
Özgür olmayanın aşkı olur mu?
Nihat Genç, gene soruyor...
“Bir yazar bir insana ne kadar dokunabilir?”
Bir insana ne kadar dokunabilirseniz o kadar Allah’a yaklaşırsınız.
Kimse insana dokunmaya çalışmıyor. Onu zapturapt altına almaya çalışıyor.
Oysa özgürlük bir kutlu kavgadır. Bizi ve herkesi içinden tutuşturması gereken...
Tutuşmak, delirmek gerek...
Gün delirme günüdür. Özgürlüğümüz için delirmemiz şart. Sıradan olamayız...Her köyde, her mahallede eteklerini öpecek bir abdal’a hemen şimdi ihtiyacımız var.
Aşk mı büyük özgürlük mü?
Aşk köleliktir. Özgür olmak için delirin.
Gelin bu kutlu ateşi içimizden tutuşturalım.
Yoksa olmayacak...Başka türlü olmayacak...Aşk aşk diye diye duvar dibinde ya köle olduk ya köpek...
Her ne yapıyorsanız bir gün bir an için gidin ve bir ağaca sırtınızı yaslayıp hayata ve kendinize bakın...
Anlarsınız.

2 yorum:

zibel dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
zibel dedi ki...

Varolma kaygısının pençesinde hiçbirşey yapmadan öylece durup beklemeliyiz belki de. Varolma sebebi ile yüzleşmeliyiz. Aşk, özgürlük insana o kadar yakın ama bir o kadar uzak...

Dünyada herşeyi aklımızla anlamaya çalışıyoruz Ama olanların yarısını hislerimizle kavrayabiliriz.