3 Eylül 2009 Perşembe

BEYRUT...BEYRUT...

İnsan, yıllar yıllar sonra karşısına çıkan bir güzelliğe kaçınılmaz şekilde aşık olduğunda ilk duygusu onsuz geçen zamana yanmak olur.
Beyrut, bende bu duyguyu yarattı.
Lise yıllarında odamın duvarlarını, yaşıtlarımın aksine, popçuların değil Beyrut’un fotoğrafları süslerdi.
Gazeteciliğe tutkuyla bağlanmamın nedeni Coşkun Aral’ın ve Savaş Ay’ın 80’li yıllarda iç savaş sırasında Beyrut sokaklarında çektikleri fotoğraflar ve öyküleridir.
En büyük hayalim bu şehire gelip, o çok cepli sarı gazeteci yeleklerini giyip boynuma iki üç makine asarak, kurşun yağmuru altında fotoğraf çekebilmekti.
Sonradan tutkuya dönüşen bu hayalimi dünyanın başka çatışma alanlarında gerçekleştirdim. Ama Beyrut’a hiç gelemedim.
İsrail tarafından 33 gün bombalandığında en sert yayınları SKY’da yaptım...
Beyrut bombalanıyordu!...Nasıl durabildiğime, atlayıp gidemediğime hala şaşarım. Kısmet bugüneymiş.
Bir gece yarısı indik Beyrut’a...Havalimanından Hamra’daki otele kadar bu yorgun şehri izledim. Hayallere daldım...
Mimarisini nasıl tasvir edeyim?
Levanten pencerelerde yer yer mermi ve roket izleri duruyor.
Rüzgarda uçuşan tüllerin ardından turuncu ve flu ışıklar sızıyor. Bu eski binaların yanıbaşında karanlığı delip geçen modern rezidanslar inşa edilmiş. Ediliyor...
Herbiri milyonlarca dolara satılmış ve kapkaranlık...
Zira körfez zenginleri alıp yılda 15 gün geliyorlarmış...
Beyrut hakikati artık iyice aralara sıkışmış izlenimi veren eski binalarda saklı...Her pencere bir başka öyküyü usulce sunuyor... 30 yıl önce bu sokaklarda Falanjistler, Şii milisler, Emel militanları şarjör boşaltıyordu...Mermi sesleri yerini Fairuz’un kadife sesine terk etmiş...
Beni birkaç saat içinde nasıl içine aldı bu şehir?
Çok yaşamış, çok görmüş, çok ızdırap çekmiş ve hala tüm vakarıyla ayakta...
Etkisinin sırrı sakin ve bilgeleşmiş gücünde saklı. Tüm coğrafyaya uzun ve edebi dersler veren yorgun duvarları var bu şehrin. Köşe başlarındaki kuytular hala hainleri gizliyor elbet.
Ama önemi yok...Hristiyan tarafına geçiyorsunuz..A’raf...
Modernitenin tüm imajı ve markaları, “trendy” dekorasyona sahip barlar, cafeler, restoranlar, gece kulüpleri...Başdöndürücü...
Herkes için bir şey var bu şehirde...Ne arzu ederseniz.
En mühimi “bildik” otorite yok. Yani devlet yok aslında burada.
“Paspartu”n para...Herşeye ve herkese...
Yarın sabah alt üst olabilecek bir Babil kulesi inşa oluyor burada, Beyrut’ta...Hüzünlü bir melodiye kulak vermişken köşeden, tufahlıkla ama kontrast da yaratmadan, İbiza fırlıyor.
Sahilde son derece seksi giysiler içinde koşan dilberlerin yanında peçeli kadınlar yürüyor. Manzaranın görece absürdlüğüne şaşkınlıkla bakan tek sizsiniz.
Gücü ve güzelliği de içinde; burada saklı...Görebilene yaralarını göstermeye...Anlamaya çalışana hikayelerini anlatmaya hazır şuh bir bilge Beyrut...
Anlatacak o kadar şey vaadediyor ki durup, bir an, bu şehirde yavaşlamalı...Bir köşeye yerleşip durmalı ve izleyip dinlemeli.
Sanırım daha çok yazacağım bu şehri...
Bir iki önemli not...THY hergün iki kez uçuyor Beyrut’a ve vize yok.
Oteller oldukça ucuz...Türk olmak büyük avantaj...Müthiş sempatileri var bize...Buna mukabil Türkiye’ye giden Lübnan’lılara Türkiye vize uyguluyor ve özellikle kara yoluyla gelenlere polisimizin yaptıklarını yazmaya gerçekten utanıyorum. Doğruluğuna da inanmak istemiyorum.
Sözün özü....Anlatılmaz yaşanır. Ben hem yaşayacağım hem anlatacağım.

2 yorum:

zibel dedi ki...

Beyrut ile ilgili -Can Dündar, Hrant Dink, Nihat Genç ve daha birçok aydının katıldığı bir gezinin izlenimlerini- 2004 senesinde yanılmıyorsan Can Dündar'dan okumuştum. Ben de bu yer ile ilgili yakın, uzak, mistik, tanıdık, büyüleyici kelimelerinin duygusunu yaşatmıştı.

Ve yine Inglourious Basterds filminin soundtrack albümünden Un Amico - Ennio Morricone 'ı dinlerken bu yazı çok iyi geldi. Sanki oradaymışçasına...

Teşekkürler

Digital Kelebek dedi ki...

Üstad, yarasın vallahi.. Güzel yerlerdesin..